20.4.10 |
vakt-i seyir
|
0
yorum
Kârbân-ı râh-ı tecridiz hatar havfın çekip
Gâh mecnûn gâh ben devr ile nevbet bekleriz
-Fuzûlî-
(mecnûn ile ben, soyutlanmışlık yolunun kervanıyız. Yol kesiciler kervanımıza saldırıp da tekilliğimizi bozmasınlar diye bazen o bazen de ben, sıra ile şu dünyanın aşk nöbetini tutuyoruz.)
20.4.10 |
vakt-i dîvan
|
0
yorum
Osmanlı zamanında bir adam bir bayanın karşısına geçer ve der ki ;
"-Ey dilberi rana! Ey tesadüf-ü müstesna! O mahrem suratınızı görünce size lahza-i kalpten sarsıldım... Niyetim acizane-i taciz etmek değildir.. Bilakis efkar-i umumiyede ufak bir aile bacası tüttürmektir.. Sözlerim sizi temin ve tatmin edecekse şayet zevc-i izdivacınıza talibim!.."
Bayanın cevabı;
"-O mahrem suratınıza bir sille-i osmaniye nakşedersem sekte-i kalpten terk-i hayat edersiniz..."
19.4.10 |
vakt-i tebessüm
|
3
yorum
.............
Bir dûaya sığınır
Çılgın düşleri güzün,
Kün/feyekûn bâbında
Oryantalist bir hüzün!
Olcay Yazıcı
18.4.10 |
vakt-i nazım
|
0
yorum
Aşk topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır.
Ya canın acıya acıya adım atacaksın ya da canını acıta acıta söküp atacaksın.
Her iki yolda da tek bir gerçek olacak.
Canın çok ama çok acıyacak.
Hz. Mevlana
17.4.10 |
vakt-i kelâm
|
0
yorum
Ölümden zerre kadar korkum varsa, namerdim” diyemeyeceğim. Beden için biyolojik bir korku, mutlaka vardır. Ama benim asıl korkum, secdeden kovulmaktır. Eğer huzura kabul edilmezsem bedenim değil, ondan önce ruhum ölmüş demektir. Bu ise, bedenin ölmesi ile kıyaslanamayacak derecede, korkunç bir sıfır oluşturur. Sıfır olmaktan, Sonsuz’uma sığınırım.
Aman, aman, el-Aman.
Ya RAB !
Ümit Meriç
16.4.10 |
vakt-i dua
|
0
yorum
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi.
Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:
"Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."
15.4.10 |
vakt-i ibret
|
0
yorum







