"düşün, düşün ki düşün gelişsin"
vakt-i nesir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vakt-i nesir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

'Elimden gelse hiç konuşmazdım' der Konfüçyüs. 'İyi ama o zaman nasıl anlatacağız insanlara?' diye endişe eder öğrencileri. 'Göğün kendisi konuşuyor mu ?' diye devam eder Üstat. 'Ama dört mevsim pekala birbirini izliyor ve bütün varolanlar çoğalıyor.'

Göğün ve aşkın konuşmaya ihtiyacı yok.
Halden bilene ihtiyacı var. Hali okuyabilene. Halden anlayabilene.

Oysa günümüz aşkları nasıl da bağırgan: 'Beni sev! beni sev!' Gerçek aşk sevilme ihtiyacının üstündedir, talep etmemeyi de bilmektir. Aşkın hakikati, aşığın susuşundadır, çektiği çilede, düştüğü çöldedir.

Gönle düşen, dile düştüğünde, bazen yere düşer. 'Sevdiğimi söylemez isem, sevmek derdi beni boğar' diyen Yunus'a ne demeli o halde?

Söylemek hep kelimelerle olmaz ya sevgili dost, hal de söyler. Gönülde olanı yere düşürme.
Sessizce sev. Usulca. Kainatı telaşa vermeden.
Melekleri ürkütmeden sev.

Kemal Sayar
Share

Uzun bir aradan sonra bir kitap önerisi ile karşınızdayım :)
Yıllar önce okuyup faideli olduğu kanaatine kapıldığımdan olsa gerek sizinde istifadenize sunuyorum :)

Kitap hakkında kısa bir not;
Siz eşiniz ile oturup konuşmak istiyorsunuz, ama o size çiçek gönderiyor. Siz ev yemeği yemek istiyorsunuz, ama o size sarılarak doyuyor. Sorun sevginizde değil, sevgi dilinizde! 

Dünyaca ünlü Dr. Gary Chapman, farklı insanların sevgilerini nasıl farklı şekillerde ifade ettiklerini ortaya koyuyor ve bunları şöyle sıralıyor: Kaliteli Zaman, Onay Sözleri, Hediye Alma, Hizmet Eylemleri, Fiziksel Temas Sizin için çok önemli bir şey karşınızdaki için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Ya da sizin gerekli bulduğunuz bir şeyi karşı taraf hiç umursamayabilir. İşte bu kitap sizin ve karşınızdaki kişinin ihtiyaçlarını anlamanız ve ona göre hareket etmeniz için bir kılavuz. 

Doğru adımları uygulayın ve doğru dili kullanın, kısa sürede sevginizi ifade etmenin ve karşılığında gerçek sevgiyi bulmanın mutluluğunu paylaşacaksınız. Dr. Chapman, insanın duygusal sağlığına yön veren ve sonsuz sevgi iletişimini belirleyen kilit noktaları, her insanın sevgi deposu olduğunu ve bu büyük kaynağı canlı tutmak için küçük sevgi dolu bir adımın bile yetebileceğini anlatıyor. Anahtar sizin elinizde. Hangi yoldan gitmeniz gerektiğine siz karar verin.
Share

“Bir çocuğun elinden şekerlemesini alırsanız, o hırsından geriye kalanları da fırlatır!”

Yaşamında yeni bir sayfa açmayı beceremeyenlerin en büyük hatası budur işte!
Geçmişlerinden ötürü bütün hayatlarını mahvetmeye çalışanların…
Nasıl tevbe edeceklerini bilmeyenlerin…
Nedir o hata?
İşlenen günahların ceremesini bütün hayata ödetmek!
Kendini kendinden ötürü cezalandırmak!
Kısaca, gelecekten ümid kesmek!
Gelecekten, yani O’ndan!
Hakkın rahmetinden!..

Dücane Cündioğlu
Share

Âşık oluyoruz o kocaman eksiği telafi etmek için. Geceler boyunca yıldızları sayıyoruz, uykumuza veda ediyoruz aşk için. Bütün çıkarcılığımız bitiyor aşk kapıyı çalınca. Gözlerimiz cennetten koparılmış bir parça gibi bakıyor hayata. Dilenciye merhamet ediyoruz mesela, cebimizi sebil gibi açıyoruz herkese. Herkesten bize dua etmesini istiyoruz: aşk için. Öylesine kırılgan, öylesine çaresiz bekliyoruz ki sevdiğimizi, gecikmesi akla hayale gelmedik endişeler doluşturuyor içimize. 
Ve şu hain endişe: Acaba aşk bitti mi? Birden bütün kalabalığın arasında onu görüyoruz. Yeniden dönmeye başlıyor dünya. Irmaklar yeniden akıyor. Göğsümüzde hesapsız bir ferahlık, “hoş geldin” diyoruz. Gelin görün ki günlerin cenderesine nasıl sıkışıyor bir yerimiz. Aşkın bile telafi edemediği bir şeyin eksik kaldığını kavrıyoruz dehşetle.
Bitkinlikle soruyoruz: “aşk değilse ne?…”

Ali Ayçil
Share

.......
Çünkü en zayıf olduğum yerden sınanmış,
En hassas olduğum yerden vurulmuşum.
Hangi yanımdan yara alsam o yanımdan ağrımışım.
Taşıyamam zannettiklerimi taşımış,
Taşırım zannettiklerimin altında kalmışım.
İçimdeki ummanı önce sızdırmış sonra taşırmışım..
Anlamışım ki dünya âlem perdesinde ben de gelip geçici, ben de bir gölgeymişim. Asıldan nasibim var ama şimdilik suretmişim.

Öyleyse hepsine de amenna.!!

Nazan Bekiroğlu
Share

Yapılma, yıkılmadadır,
topluluk, dağınıklıkta;
düzeltme, kırılmada;
murat, muratsızlıktadır;
varlık yoklukta.

Her şey buna benzer.. öbür zıtlar ve eşler de hep bunlar gibidir.

Birisi geldi, yeri bellemeye, sürmeye başladı. Aptalın biri dayanamayıp feryat etti. Dedi ki: "Bu yeri neden yıkıyorsun... Neden yarıyor, dağıtıyorsun?!"

Adam dedi ki: "A ahmak, yürü git.. benimle uğraşma! Sen yapılmayı yıkılmada bil!"

Bu yer, böyle çirkin ve yıkık bir hale gelmedikçe, nasıl olur da gül bahçesi, buğday tarlası haline gelir?

Düzeni alt üst olmadıkça nasıl olur da bostanlık, ekinlik olur, mahsul ve meyve yetiştirir?

Yarayı neşterle deşmedikçe iyileşir, onulur mu hiç?

Ahlatın, ilaçla yıkanmadıkça hastalığın nasıl geçer, nasıl şifa bulursun?

Terzi kumaşı paramparça eder. Bir kimse çıkıp da o sanatını bilen terziye, "Bu canım atlası neden bu hale getirdin, neden kestin; ben kesik kumaşı ne yapayım?" der mi?

Her eski yapıyı yaparlar, yenilerlerken eski yapıyı yıkmazlar mı?
Marangoz, demirci ve kasap da bunun gibi, yeni bir şey yapacakları zaman önce o şeyi yıkıp yakıp harap etmez mi?

O helileyi, belileyi dövmek de öyledir, onları adeta telef etmek, bedenin yapılmasıdır. Buğdayı değirmende ezmeseydin ondan ekmek yapılabilir miydi? Bizim soframızı bezeyebilir miydi?

Mevlana
Share









Bu sıralar kendime bulduğum bir meşgale ile neredeyse 24 saat yetmemekte oluşundan mütevellit kitap okuyamamanın ızdırabı içindeyim (nasıl bir cümle kurduysam) :)
Yine de yıllar önce okuyup tadı halâ dimağımda olan ve tekrar okumak için elime aldığım ve günde sadece birkaç sayfa okuyabildiğim bir kitabı siz blog dostlarıma tavsiye babında sunuyorum.

Arka kapak;
Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikâye uydurdum. Demek istediğim. hepsi yalanken anlattıklarımın. anne kalbinde bir çocuk yokluğunun işaret ettiği acı yalan değildi. Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi. aşkların da devletler gibi ömürleri olduğu. mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımının olduğu.
Bu tanımlardan biri sorgusuz sualsiz teslimiyet anlamına gelirken. diğerinin. sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. Böylece aşkın mutlak tanımının mümkünler âleminde nâ-mümkün olduğu. Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırasını taşıdığı. Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı durduğu.
Günahı ve ihaneti bu dünyada su öbür dünyada ateş arıtacakken. suyla arınmayan âşık kalbinin ancak ateşle durulduğu. Belki de bu yüzden bir büyük yangının koptuğu. Bir ocağın; kelâma mecbur çileden yenik elemden ibaret bir kalpten kopa gelen yangınla tutuşup kül olduğu.
Hikâyelerine ayrılarak anlatılmış bir romanda son kez yemin ediyorum ki: Vallahi yalan değildi!


Nazan Bekiroğlu
Share


Canımın içi. Kırk yıldır öpüp alnıma koyduğum. Vefalım. Nereden başlayayım senin güzelliğini anlatmaya. İstersen gel önce doğduğun yerlere, şu uzak ekin tarlalarına gidelim birlikte. Kuş seslerine ve yağmura uzanıp duran yeşil başakların tam mevsimidir. İkimiz de tırpanlardan, harman yerlerinden, taşları ağır değirmenlerden geçtik, ikimiz de değiştik. Bakalım, kendi özümüze doğru çıktığımız bu yolculuk neler öğretecek bize; nasıl ağırlanacağız? Belki yolda bir iyilik yapar, bin yılların ambarlarını da açarsın bana. Sümerli rahiplere adak verildiğin günlerden, Nil’in kıyılarındaki eski hasatlardan, hafızana sinmiş dibek seslerinden, kuraklık bastığında çektiğin acılardan, tam açlıktan ölmek üzereyken sana kavuşanların gözlerinden ve sevdiği adam için sofra kuran bir kadının içinden geçirirsin arkadaşını. Vaktimiz olursa, köylü kadınların hamur teknelerine, kasaba fırınlarının uzun küreklerine, küçük şehirlerdeki bakkalların ekmek dolaplarına da uğrarız. Bırakalım, gittiğimiz her yerde güzelliğin aklımızı çelsin…

Sen ki bana bir anne armağanısın. Bu huysuz nöbetçinin, kış günlerinde nasıl pişmeni beklediğini, tandırdan demir bir çengelle çıkarılıncaya kadar nasıl sabırsızlandığını bilemezsin. Sonraları ne zaman bir kış fırınının önünden geçsem, o ilk zemherilerden kalma tanıdık buğun aklımı çelmeye yetti. Pek çok kez içeri girmekten, tezgâhın önüne dikilmekten alamadım kendimi. Bir elimi yaktıysan öbür elim ne güne duruyordu! Sokakta, insanların arasında hiç çekinmeden bir yerlerini çimdikleyip durdum, sevgilim sendin. Sürekli bir kenarından büküp kopardım, yanımda kim varsa sıkılmadan ikram ettim ve sıcak bir ekmeğe hayır diyen mızmızları anlamakta güçlük çektim. Âdetimdi, ikramımı memnuniyetle kabul edenlerin bir anlık da olsa gözlerinin içine bakmaktan alamadım kendimi. Sadece mutluluk değildi aradığım. Sıcaklığını her kimle bölüşsem, artık ondan bir kötülük gelmeyeceğine inanıyordum çünkü. Bu âdetimi terk ettiğimi sanma; hâlâ senden daha güzel bir armağanım yoktur benim. Hâlâ sıcak bir ekmeğin aracılık ettiği merhabanın bereketiyle şenleniyor bu tekne… 
Biz yerimizde durmak nedir bilmeyiz. Bir kentten diğerine, bir ülkeden ötekine, bir semtten berideki semte sürekli adres değiştiririz. Sadece yerimizi mi? Âdetlerimizi de, arkadaşlıklarımızı da değiştiriyoruz durmadan. Yine de her nereye gidersek gidelim, hangi yabancı sofraya oturursak oturalım, orada gülümseyip duruyorsun yüzümüze. İnsan biraz düşününce anlıyor ki, seninle merhabalaştığımız hiçbir yer bize yabancı değil. İster bir kızın parmakları olsun, ister bir işçinin kirli avuçları, sana dokunan bütün elleri tanıyoruz. Kimi ilişkilerimizin ömrünü bile, bir ekmeği paylaşabildiğimiz günlerle hesaplıyoruz. Nankörlük ettiğimiz, her gün defalarda boğazımızdan geçtiğin halde seni görmezlikten geldiğimiz olmuyor değil. Darılma! Şu hoppa balçığımız eninde sonunda yine huzurunda çözüyor eğerini. Akşamları sen olmadan eve gidemiyor; dünyayı üzerine yaysak, sen yoksan sofranın aklını çelemiyoruz…

Ya biz Türklerin sana duyduğu şu sarsılmaz bağlılığa ne demeli! Daha bir akrabaya, bir büyüğe, bir misafire nasıl davranacağımızı öğrenmeden bir ekmeğe nasıl davranacağımız öğretiliyor bize. Yere bir kere düşmeye gör! Önce telaşla düştüğün yerden kaldırıyor, öpüp başımıza koyuyor, sonra da kuşların görebileceği bir yere iliştiriyoruz seni. Bu topraklarda kimse ekmeği ayaklarıyla çiğnemeye cesaret edemiyor. Kötülük bile, bir dalgının tabanlarına kurban gitmesin diye, garip bir incelikle eğilip korumaya alıyor seni. Kaç kez duymuşsundur koca koca adamların çocuk gibi “ekmek çarpsın” diye yemin verdiğini. Çünkü gerçekten de çarpılmaktan korkuyoruz! Sadece bunlar mı? Söyle, seni varlığının sınırı yapan kaç millet var şu yeryüzünde? Islatıp yiyeceğimiz bir kuru ekmeğimiz kalıncaya kadar, yoksulluğun bütün basamaklarına bahane bulabiliriz. Bizim kıyametimiz, eve ekmek götüremediğimiz gün başlıyor. 
Bu yüzden en mahrem utancımız sensin…

Ali Ayçil / Yenilgiden Dönerken
Share


Ani tatmin ve hız çağında, pek de sevilen bir kelime değil sabır. Zamanımız çok olduğunda insan olarak daha naziğizdir de bir yere yetişmeye çabaladığımızda insanlara çarpmayı, başkalarını ezip geçmeyi hakkımız olarak görürüz. Bir psikoloji çalışmasında, ilahiyat öğrencilerine insanlara yardım üzerine bir seminer verilmiş. Dersten hemen sonra yandaki binaya geçmeleri isteniyormuş.Yolda yerde acı içinde kıvranan bir adamı oynayan bir aktör varmış. Acele etmeleri istenmediğinde öğrenciler bu kişiyle ilgilenmiş, ancak deney zaman baskısı altında tekrarlandığında, diğer binaya geçmek için az zamanı olan öğrencilerin yolda kıvranan adama pek az yardım ettikleri, kiminin adamı çiğneyerek geçtiği görülmüş. Acele ve telaş, nezaketi anında imha edebilir.

Ani tatmin sosyal hayatımızın en görünür veçhelerinden birisini oluşturuyor. Beklemek istemiyoruz, her şeyi hemencecik istiyor ve sahip olamadığımızda da öfkeleniyoruz. Özellikle günümüzün video oyun gençliği, beyinleri aksiyon oyunlarının hızıyla baştan çıktığı için, her şeyi çok çabuk istiyor. Bazıları beni şaşırtıyor: Geçenlerde konuştuğum bir tanesi, hayattaki hedefini yirmili yaşlarının başında lüks bir arabaya sahip olmak şeklinde tarif ediyordu. Sabırsızlık çağında beklemek sanatını kaybetmiş bulunuyoruz. Dikkatler her zamankinden fazla uçucu, pek çok insan karşısındakinin konuşmasını bitirmesini dahi bekleyemiyor. Ani tatmin duygusunu geciktirebilen insanların hem ilişkilerinde hem de girişimlerinde daha başarılı olabildikleri biliniyor. Daha esaslı bir ödül için ani tatmini erteleyebilen çocuklar, hem sosyal ilişkilerinde daha başarılı oluyor hem de daha fazla zeka ve daha az suç oranı gösteriyorlar. Böylece hayatlarının dizginlerini ellerinde tutabiliyorlar.

Sabır, zamanın kaçınılmaz akışıyla korkmadan yüzleşebilmektir. Hayatın günlük rutini içinde ebediyetin parıltılarını hissetmek. Daha derinlere indiğimizde telaş duygusunun hep ölüm korkusuyla alakalı olduğunu fark ederiz. 'Bir yere erken varırsak önce biz yapacağız, en çok biz yapacağız, en çok biz kazanacağız' yanılsaması. 'İşi bir süre bırakırsam bensiz her şey çöker, ben çok önemli adamım' yanılsaması. Bu yüzden diğer insanları önümüzde engel olarak görebiliriz. Bu acelecilikten vazgeçtiğimizde insanlar bize engel olarak görünmez. Onlara daha nazik davranırız. Dünyada hepimize yetecek kadar zaman olduğunu fark ederiz. Martin Buber, 'Nazik olmak için zaman yaratmalıyız' demişti. Bu çağda aylaklığa, amaçsız etkinliklere, bir kahvede oturup öylesine laflamaya her zamankinden çok muhtacız. Çünkü ancak böylece, insan ilişkisiyle, bir ruhumuz olduğunu fark ederiz. Ve karşımızdakinin de bir ruhu olduğunu hissederiz.

Sabır, varolan zamanın mutlak olmadığını da söyler bize. 'Bu da geçer ya Hu' diyen erenler dertlerin izafi olduğuna, onların içine gömülüp kalmamak gerektiğine işaret ederler. Zaman gebedir. Şer gibi görünenin içinden bir hayır doğabilir. O an için bize dert veren şeyin yarın bize kuvvet vermiş olduğunu fark edebiliriz. Sabır, beklemeyi bilmektir. Bütün kadim öğretiler, olgunlaşmanın sabretmeyi öğrenmekle gerçekleşebileceğinde hemfikirdir. Çok basit bir edimi, aynı şekilde yıllarca yapmak dahi, insana öğretir.

Sabır başkalarının ritimlerine saygı göstermektir. Bir çocuk size onuncu defa aynı şeyi anlatıyorken susup onu dinleyebilmek. Arkadaşınızın heyecanla anlattığı bir şeyi, onun sözünü kesmeden sonuna kadar işitebilmek. İnsanları ufak hataları yüzünden gözden çıkarmamak. İşte bu yüzden yavaşlamakla sabır duygusunu da içselleştirir ve başka ruhlara saygı duyabilmeyi, daha da önemlisi başka ruhları görebilmeyi öğreniriz. Çok sevgili bir dostum var, dün gece oturduğu eve yakın bir köyün sakinleriyle birlikte gece yarısı yaban domuzlarını savıyordu. Onu bir gün garsonla, bir gün kaptanla, başka bir gün halkın içinden başka biriyle uzun uzun hoşbeş ederken görebilirsiniz. Kendi ruhunu unutmamış bir adam, başkalarının ruhunu da es geçmiyor. Ruhunu asla geride bırakmadığı için hayatı yavaşlatıyor, kendisini günlük hayatın koşturmacasına kaptırmıyor. Nezaket, sabrın evladıdır.

Sabreden öğrenir.

Kemal Sayar
Share


Ne kadar çok gürültü var değil mi?
Araba kornaları, seyyar satıcı bağırışları, telefonla konuşup çevresindekileri unutan öylesine kimseler ve en çok gürültüye sahip olan içimiz.
Çok kalabalığız anlayacağınız. Gürültü bizi her mevsim kuşatan bir iklim olarak iç cebimizde. Nereye gitsek bulunduğumuz yere özgü bir ses.
Kimisi koro halinde kimisi solo, ama hep var.
Öyle bir hâl oldu ki; sessiz duran, kendi halinde bir duruşa sahip olan insanlara hemen usulca sokulup “neyin var?” sorusunu soruyoruz sıkıca.
Eğer susuyorsa ve kendi halineyse bir sorunu olmalı bizce. Konuşmak bir anlam ve kendini ifade etme gücü olarak kabul görmüşken, susmak acınası bir ruh hali!
Çok konuşanı neşeli, susanı kederli bulur çoğumuz.
Oysa susmak,  bize dayatılan çağın gürültüsü karşısında bir erdem. Engin denizlerin, dalgasını içinde yaşayan okyanusların en anlamlı ruh hali.  Ama genel kanı “İnsan konuşan bir varlıktır” “İnsanlar konuşarak anlaşırlar.” Peki, bunca anlaşmazlıklar, anlaşılmazlıklar neden? Çok sustuğumuzdan mı!?
Kalabalıkların bir arada yaptığı konuşmalardan gürültü, kimin ne dediği belirsiz sesler hâsıl olurken bir araya gelmiş ve beraber susmayı başarmış çoğunluklarda hep seslendirilemeyen bir iç huzur, fikirlerde olgunlaşma ve tefekkür oluşur. Düşünmeden ardı arkasına dizilen kelimeler yerini anlam bulan susmalara bırakır.
İnsanlar konuşarak değil, birlikte susmayı başararak anlaşabilirler. Susmak bir anlaşma, kelimelerin gücünün yetmeyeceği anlatım ve beraberce yapılabildiğinde en güzel eylemdir. Birlikte konuşabileceğin bir yığın insan varken etrafında, beraber gönül inşirahı ile susabileceğin insan sayısı oldukça azdır. Bu yüzden susmak, sade, zarif ve azdır.
Bazen susmak en ağır cevaptır. Aklımıza, bedenimize ve yüreğimize tüm şiddetiyle değen kalabalık cümlelere sıkıca sunduğumuz sükût, en okkalı cevaptan daha etkilidir.
İster bireye isterse bizleri bir araya toplamış muktedirlere, onların yüreğimize basıp çıkaracağımız sesten alacakları zevke ciddi bir darbedir de.
“Ne dedi?” sorusuna “ sadece sustu” cevabını alan hiçbir sorgucu, bu cevabın altından kalkamaz. Konuşmak, bir kelimeyle ifade edilirken, sade bir suskunluğun anlamı kendi boyutunu, niyetini aşan anlamları da ifade edebilme gücüne sahip olur. Muhatabın beklediği kelimelere verilen suskunluk, bol acabalı cevap olarak kayıtlara geçecektir.
Bir sussak, susmayı bir öğrenebilsek en anlamsız gürültüler bile bu susmanın şiddetinden kelimelerinin anlamını yitirecektir.
Meryem’ce bir sukut, üzerimize çöreklenen ağırlıklardan, yükünü kaldıramadığımız yaşam tarzlarından, cevabını veremediğimiz ağrılardan kurtarıp, bizlere yapraklarını her sonbaharda döken bir çınar ağacı rahatlığı kazandırıp gelen baharla yeniden yapraklarını açacak güç katacaktır.
Ve susmak bir mağlubiyet, bir yenilgi, bir vazgeçiş değil bilakis sıkı durmak, bitmemek, teslim olmamak ve şiddetinden kelimelerin hükmen mağlup olduğu bir derviş hüneridir.
Mecnun, içindeki kopuk ve kurulamayan cümlelerine mağlup olup dışarı atarak mecnun olurken Leyla en güzel sustuğun için Leyla’dır.
“Susarak özlemek, susarak beklemek, susarak sevmek” yerlere dökülüp, bedeni yara bere içinde kalmış birçok kelimelerden daha temizdir.           
Bu yüzden çok konuşmak çok yük getirirken çok susmak çok yük götürür.
Mağara yarenlerinin uzun suskunluğuna ortak olan bir kıtmir, özenilen ve unutulmayan bir sükût ortağı olarak unutulmazken, kalabalık gürültülerin sahipleri artık bir nokta kadar bile yer işgal etmezler.
Bazen de kalabalık yerlerimizin gürültüsünden hiçbir ses duymayan yüreğimize İlahi bir yardım eli dokunur usulca:
Yusuf 86:  “Ben kederimi ve hüznümü yalnızca Allah'a arz ederim”
Bu, bütün alengirli laflara, afişe edilmiş serzenişlere, çok gürültülü bağrışmalara bir sus eli değişidir.
Sözün yorduğu ve aleyhinde şahitliğe tutuştuğu zamana bir dur ihtarı, sıkıca giyilmesi gerek bir iç kuşağı, insanı baştan çıkaran parıldayan vitrinlere onurlu bir sükût duruşu,
çok kelimenin hamalı olmaktansa tavsiye edilen bir derviş hüneridir.Gavs-ı Hizani hazretlerinin mekânında bulunan bir kişi hazrete “Keşke şeyh bize biraz sohbet etse” der
Bunun üzerine Gavs-ı Hizani hazretleri şöyle buyurur “Bizim sükûtumuzdan fayda görmeyen, konuşmamızdan da göremez!”

Evet, susmak yazılamaz da, en güzel susarak anlatılır.

Mehmet Deveci
Share


Kur'an, birbirini tamamlayan çiftlerden söz ederken "zevc" terimini kullanır. Tabiatıyla bu terim, çekirdek aileyi oluşturan eşlerden söz edilirken de kullanılır.
Meselâ, elinize Arap dilinin dev dil ansiklopedisi olan Lisanu'l-Arab'ı alıp da "zevc" maddesine bakarsanız, bu kelimenin içerisinde kullanıldığı birkaç örnek cümlenin başında şu cümlenin geldiğini görürsünüz: "Zevcâ na'lin: ayakkabının iki eşi..."

Adlandırılan bir nesne (müsemma), adının (isim) anlamını ancak bu kadar güzel karşılayabilir.

Kadın ve erkekten oluşan eşleri, bir çift ayakkabı örneğinde tahlil edecek olursak; "Kadın mı üstün, erkek mi üstün?" gibi bir soru, hâlâ size anlamlı geliyor mu?

Bu soruyu, büyük dilci İbn Manzur'un örneğine taşırsak: "Ayakkabının sağ teki mi solundan üstün, sol teki mi sağından?" diye sormaktan ne farkı var?

İsterseniz deneyin. Sol ayakkabıyı sağ ayağa, ya da sağ ayakkabıyı sola giyin. Bu durumda hem ayağa hem de ayakkabıya zulmetmiş olursunuz. Bunların birbirlerine üstünlük iddiası, sadece anlamsız değil, aynı zamanda komik kaçar.

Evet, yan yana koyduğumuzda "eşittirler." Eşitten de öte "eştirler." Fakat bu eşler birbirine eşit olsa da birbirinin "tıpkısı" ve "aynısı" değillerdir. Eşler arasındaki eşitlik, "farklılık" zemini üzerinde boy veren bir eşitliktir. Farklıdırlar; birbirinin yerini tutmayan, fakat birbirini tamamlayan eşitlerdir.

Tıpkı ayakkabı örneğimizde olduğu gibi, erkek ve kadın da birbirinin yerini tutmayan, birbirini tamamlayan "eş" ve "eşit"lerdir. Kadını erkekleştirmeye çalışırsanız, tıpkı sağ ayakkabıyı sol ayağa giymek gibi hem kadına hem de erkeğe zulüm etmiş olursunuz. Erkeği kadınlaştırırsanız da öyle.

M.İslamoğlu
Share


Güzel bir menkıbe vardır: Sarhoşun biri çamurlu ellerini, sırf silip temizlemek amacıyla yetim bir çocuğun başına sürmüş ve fakat o yavrucağız, sarhoşun bu kötü niyetinden habersiz, saçlarının okşandığını, bir yabancının kendisine sevgi gösterdiğini zannedip sevinmiş. Cenab-ı Hak da bir yetimi sevindirdiği, bir yetimin sevinmesine vesile olduğu için o kötü niyetli sarhoşun tüm günahlarını bağışlayıp onu cennetine göndermiş.

Küçük bir çocukken bu menkıbeyi rahmetli babamdan dinlemiştim. Kendisi de çok küçük yaşta yetim kaldığı için, bu menkıbeyi gözlerinden iki damla yaş gelmeden anlatamazdı.

Bu hâliyle bile hikâyenin maksad ve muradını hiç anlamadığımı, anlayamadığımı söyleyemem. Ne var ki aynı zamanda "amellerin niyetlere göre olduğu" öğretisiyle yetişmiş, kişinin yaptıklarının en nihayet niyetlerine göre değerlendirileceğini öğrenmiştim. Kimse sırf amelleriyle cennete gidemezdi; asıl ölçüye vurulacak olan kişinin niyetiydi, kalb-i selimiydi, salt davranışları değil.

Peki o hâlde, menkıbede sözü geçen kötü niyetli sarhoş nasıl olup da bağışlanıyor; niçin niyeti değil ameli, hatta amelinin neticesi göz önüne alınıyordu?

Bir yanda ilkeler(im), diğer yanda ise, bir zamanlar babamdan dinlemiş olduğum hüzünlü, hüzünlü olduğu kadar da sevimli bir menkıbe.

İlkeleri seçmek, hiç kuşkusuz ki ilk adımda bu menkıbeden çıkarılabilecek maksad ve muradı bir kenara bırakmaktan daha kolay bir çözüm olurdu.

Birgün Kınalızâde'nin Ahlâk-ı Alâî adlı eserinde şu cümleyle karşılaşınca, meselenin benim zannettiğimin daha ötesinde bir manâsı olduğunu farkettim. Hakikaten —eğer nasibim varsa— bulacağım cevap, çok daha derinlerdeydi:

— "... mütercimin ehl-i tarik olmadığından kat'-ı nazar edip hayır dualarına sebep ve zaîfe mağfiret olmağa dâî ola, ki Hakk celle ve alâ, beha tanrısı değil, behane tanrısıdır."

Kişinin niyeti ve amelleri kadar, amellerinin vesile olduğu hâdiseler de önemli olduğu içindir ki Cenab-ı Hak beha tanrısı değil, behane tanrısıdır.

Bir şeyin bahası, o şeyin kıymeti, değeri demek.

Farsçası beha. Türkçe'de ise daha çok paha şeklinde telâffuz ediyoruz; meselâ kıymetli, değerli mânâsında pahalı (beha-dâr) diyoruz ve fakat bu kelimeyi sadece bir kıymeti, bir değeri, bir fiyatı, bir ederi olmak manâsında değil; bilâkis yüksek kıymeti, yüksek değeri, yüksek fiyatı olmak mânâsında kullanıyoruz; kısaca "çok pahalı" mânâsında.

Bir şeyin bahası, ya kendindendir, yani bizzat kendisi bahalı ve kıymetlidir veya bahası kendi dışındaki bir sebeptendir; değeri zatına değil, vesile olduğu herhangi bir faydaya mebnîdir.

Bir şey, zatında hiç de değerli olmadığı hâlde, kendi dışındaki bir sebeple, meselâ kendisine duyulan ihtiyacın şiddeti sebebiyle değer kazanabilir, pahalanabilir. Nehir kenarında suyun bahasıyla, çöl ortasında suyun bahası aynı değildir. Aksi takdirde bazı şeylerin değer kazandığından, pahalandığından veya değer kaybettiğinden, ucuzladığından söz edilemezdi.

Bahane kelimesi de diğeri gibi Farsça kökenli. Asıl anlamı ise 'vesile', 'sebep'. Lâkin günümüzde daha çok "asılsız özür, sahte mazaret" mânâsında kullanılıyor: "bahane etmek", "bahane ileri sürmek", vs.

Yani Cenab-ı Hak, bir şeyin veya kişinin sadece ne olduğuna değil, neye/nelere vesile ve sebep olduğuna da bakar; yani bahasını gerçekte bahane olduklarıyla değerlendirir; değerlendirebilir. Kullarına sadece adaletiyle değil, hikmet ve rahmetiyle de muamele ettiği için, zahire göre değil, bâtına göre, kendi katında malum bir bâtına göre hükmeder.

Zahir, kişinin niyet ve amellerinin zahiri değil, niyet ve amel sahibine dahî gizli kalan hikmet-i Hüda'dır. Kim, O'nun neyi neye vesile kıldığını bilebilir ki?

"Hikmetinden sual olunmaz"ın manâsı da başka değil, bu olmalı!

Şerr bildiğimizin hayır, buna mukabil hayır bildiğimiz şeyin şerr olmasının mânâsını, mânâ-yı hakikîsini nasıl bilebiliriz?

En nihayet hayrın ve şerrin bahası, bizim nezdimizde geçerli olan bahası değil mi? Zahirî bahası yani? O hâlde O'nun katındaki bâtını, yani bütün olup bitenlerin arkasında saklı gerçek bahayı ve dahî bahaneyi nasıl bilebiliriz?

Bilemeyiz!

Ey talib! Hiç tereddüt etme, sadece zahirdeki amelleri değil, bazen bâtındaki niyetleri de bilebilir ve pekâlâ bildiklerinin gereğince amel edebilirsin.

Bilemeyeceğin, bir tek O'nun niyeti.

Dücane Cündioğlu
Share


Kişinin kendi dışına çıkması, kendisine kendi dışından bakması güç, hatta çokluk imkânsız gibidir. Böyledir, çünkü kişi kendi dışındakilere, yani dışarıya (taşraya) ilgisi yüzünden kendisi dışında olanlara onların dışından bakar, bakmak zorunda kalır. Kişi işte bu nedenle sürekli olarak kendinden bakar dünyaya... sürekli olarak kendinde mahpus kalır...
Dışarıya yönelik bu bakış kişiyi kendine mıhlar... ilgi duyulan, bakılan ve görülen hep dışarısıdır... Ne gariptir kişinin kendinde mahpus kalması, kendisiyle meşgul olmasını sağlamaz, kendisine kendisini unutturur. Hüzün verici değil mi: unutan unutulmuştur! Unutma eyleminin sahibi, eyleminin hedefi haline gelmiştir.
Bu durumda varolan, yapan eden, yaptığı ettiği seyredilmeye değer olan hep dışarısıdır. Seyreden dışarısını seyreder. Göz başkalarını görür, kendini göremez. Evet, kendi dışında (var)olanları görür ve fakat kendini göremez.
Modern insan, kendisi dışında ne varsa onları düşünmek zorunda... 'Kendilik' artık yasak bölgenin adı... yani üzerinde konuşulamayan.... Kişi kendinden uzak düştüğünü farketmemeli, kendini hatırlamamalı ve aslâ kendini özlememeli... farketmek, hatırlamak ve özlemek.... hepsi de yasak bölgenin ihlâli anlamına geliyor modern dünyada...
Kafka'ya sorulur:
— Niçin üzülüyorsun ki? Hiçbir eksiğin yok!
"Haklısın!" diye cevap verir; "hiçbir eksiğim yok kendimden gayrı!"
Ne kadar da şaşırtıcı geliyor değil mi kişinin bu kadar yalın bir biçimde kendi eksikliğinin farkına varması?!
Hasret ayrılığın farkına varmakla başlıyor... Farkına varanlar ancak, özlüyor, özleyebiliyor. Özlemek, kişinin kendi özüne, kendisine yönelmesi demek... Özleyebilmek için kişinin bir özü olması yetmiyor, bu özü farketmesi de gerekiyor. Farkeden kişi ancak, özünü eyleminin konusu yapabilir, özünü kendi ilgi alanı içine alabilir, özüne, yani kendine bakmayı başarabilir.
Dikkat edilirse burada 'özdeşlik' ve 'kendilik' sözcükleri eş anlamlı olarak kullanılmakta. O halde kişi kendi dışına çıkmadıkça özünü farkedemez, özünü özleyemez ise, ne yapmalı, nasıl yapmalı da kendi dışına çıkmayı başarmalı?!?
Sanki bir çelişki varmış gibi: kişinin özünü özleyebilmesi için özünün dışına çıkması gerekiyor; ben'i anlayabilmek için sen'e ihtiyaç duyuluyor. "Sen olmadıkça ben beni göremem ki" demiş şair. Zekâi Dede daha da ileriye gitmiş:
— "Ben ben değilem, ben dediğim sensin hep/Ruhum dediğim, canım dediğim sensin hep!"
'Sen' dışarıda olanın adı mı? Böyle sananlar yanılır. Çünkü eğer böyle olsaydı, kişinin kendine dışarıdan bakabilmesi için kendi dışında ikamet edebilmesi gerekirdi. Kişi kendinden başka bir yerde ikamet edemez. Bu bakımdan ikamet eden ben'in kendisinde ikamet edilen sen'i farketmesi, bakışını kendine, gerçekte 'ben' olan sen'e yöneltmesi yeterlidir. Çünkü işbu 'sen', gerçek ben'dir! Başka bir tabirle, sen ben haline geldiğinde, zorunlu olarak ben de BEN haline gelmiş olur.
Veli işaret edebileceği bir ben bulamadığı için 'ben' diyemezmiş... Dolayısıyla sözde ben-lik, benci-lik dâvâları ashab-ı safsatanın, yok'u var sananların mesleki... birer vehimden ibaret... Onların 'ben' dediklerini bizler de var saysa idik, sayabilseydik, ihtilaf olmazdı; daha doğrusu ihtilaf ihtilaf-ı lafzî olarak kalırdı, ihtilaf-ı hakikî olarak değil. Oysa biz onların var dediklerine yok, yok dediklerine var diyoruz.
Vehim yok'u var kabul etmek demek... Bu yoktan dünyayı var kabul edenler, gerçekte VAR olanı (vücud-i hakikî'yi) vehmen yok sayıyorlar; karanlığı araştırmak için ışığı söndürüyorlar, karanlığı karanlıkta arıyorlar.
Soluklan biraz dostum, kendine kendinde yer açmaya çalış... Özünü özle, özünü gürleştir... Sen sende senden düşmüştün; demek oluyor ki yine sen sende senden kalkacaksın!
Bak Niyazî Mısrî hazretleri ne buyuruyor:
Ben sanurdum âlem içre bana hiç yar kalmadı 
Ben beni terkeyledim bildim ki ağyar kalmadı

Hâsılı, kişi kendinden başka bir eksiği olmadığını anlamalı ve taşrayı bırakıp var-lık içinde yok-luk çekmemeli.

Dücane Cündioğlu/Yenişafak
Share


Dünyanın içinde, insan sayısı kadar dünya daha var. Bu dünyaların her biri soru işareti olarak karşımızda duruyor. Sözgelimi ağaçları tanırsınız; çiçek açar, meyve verir, yaprak dökerler. Peki, bir insanı tam manasıyla tanımak mümkün müdür? Yıllarca beraber olursunuz da, sonra öyle bir şey yapar ki, şaşırır kalırsınız. Yazık dersiniz, tanıyamamışım. 

Biliyoruz ki, hiç kimse kendisini sonuna kadar saklayamaz. Bir gün, gerçek mizacını mutlaka ele verir. Sarımsağı gelin etmişler de, kırk gün kokusu çıkmamış. Devamı yok.

Bir insanla tanışmak, tanış olmak, hatta onu anlamak; o insanı tanımak anlamına gelir mi? Elbette gelmez. Sufiler, “ilk hatır önemlidir” der. Şimdilerde buna, “izlenim” diyoruz. Dünyanın hatır üzerine kurulu olduğunu düşünürsek, izlenim, bir anda anlamını yitiriyor.

İnsanları yakından tanıdıkça, kiminin altını, kiminin üstünü çizmek zorunda kalıyoruz. Aslına bakarsanız, ‘yakından tanımak’ da meseleyi çözmüyor. Birlikte olduklarımızla ilgili bunca şaşkınlığı, bunca üzüntüyü, onları yakından tanıdığımızı sandığımız için yaşıyoruz.

İbrahim Tenekeci
Share



Biz küçükken çok büyüktük. Mesela kollarımızı bir açardık, dünyayı kucaklardık. Güzeldik biz küçükken. 

Kaşlarımızı almayı bilmezdik, makyaj çok büyüklerin işiydi sevmezdik. Arkadaşlarımızla beraber bir gece uyuyabilirsek eğer velinimetti bizim için, lükstü, zenginlikti. Ailelerimiz en az beş kez arardı eve beş dakika geç kaldığımızda. Otobüsteyim bile diyemezdik, otobüsle bir yere gidemezdik. Otobüs lükstü, zenginlikti. Koşa koşa eve varana dek nefes almazdık ve nerdesin sen sorusunu duymadan cevabı verirdik. 

Biz bir gülerdik küçükken, kalbimiz kahkahalar atardı. Biz küçükken öğretmenimiz en yakın arkadaşımızla sıralarımızı ayırmasın diye, teneffüse kadar konuşmazdık. Not yazardık birbirlerimize. Biz diyorum küçükken bizdik böyle bayağı bir kalabalıktık. Yani biz diyebileceğim kadar çok. Biz küçükken bir büyüktük ki böyle kollarımızı açsak sığmazdı eni boyu. 

Sonra mı? Büyüdük. Kollarımızı açtığımızda bir kişiyi bile sığdıramayacak hale geldik. Küçülene kadar büyüdük, çok büyüdük yani. Biz olamadık bir daha. Sen, ben olduk. Büyüklük lüks değildi, zenginlik değildi. Koşa koşa büyüdük. Büyürken ne de çok küçüldük.

Nâzım Hikmet Ran

Share



Güzele, güzelliğe, gülümsemeye, sanata, estetiğe giriş kapısı bırakmayan bir kaos koşturmacası. Bir an durup nefes alamaz hale getirmiş planlar, ihtiraslar... Sanki çevremizi kuşatmış, çengellerini eteğimize takmış, bütün yürüyüşlerimizi yavaşlatan, bütün hedefleri öteleyen ve erteleyen bir karabasan. Adına hayat diyoruz.

Bir filmden bir replik hatırlıyorum; "Bir sırt çantası edinin ve sahip olduğunuz her şeyi onun içine koyup yaşayın!" diyordu. Doğrusu hiç fena fikir değil. Pazardan bir sırt çantası alıyorsunuz ve sahip olduğunuz her şeyi onun içine yerleştiriyorsunuz. Siz içini doldurdukça genişleyen bu çantaya neler koyardınız?

Sahip olduğumuz küçük şeylerden başlayarak koymayı deneyelim isterseniz. Kalemlerinizi, not defterinizi, anahtarlarınızı, cep telefonlarını kesinlikle taşımalısınız. Sonra küçük eşyaları toplamaya başlardık herhalde. Madem sahibiyiz, onlara da çantada yer açmalıyız. Elbiseler, ayakkabılar, tabaklar, tencereler, sehpalar, televizyon ve beyaz eşyalar. Durun daha bitmedi!.. Sırada asıl eşyalar var. Evlenirken sıkıntılara girip, borç edinerek mutlaka aldırdığımız, sonradan kullanmakta ihmal göstersek de olmazsa kendimizi yoksul ve hatta çıplak hissettiğimiz, dolayısıyla evde mutlaka bulunması gerektiğine inandığımız asıl eşyalar. Koltuk takımları, yatak odası mobilyaları, salon konsolları, süsler, çerçeveler... Yer kalmadı diyenler için hatırlatalım, çantanız her an genişleyebiliyor ve dolmak bilmiyor. Üstelik ne kadar dolsa da siz körükleri açar, yan cepleri kullanır, birkaç şey daha sığıştırırsınız. Unutmayın ki sahip olduğunuz şeyler bu kadarla bitmiyor. Arabanızı bırakacak değilsiniz mesela... Yazlık neyse de evinizin hiç olmazsa bir odasını (okuma odası / oturma odası / yatak odası vs.) tercih etmelisiniz. Koyun, çekinmeyin koyun, sıkıştırın!.. Ne de olsa edinmek için çaba sarf ettiniz, para harcadınız, bedel ödediniz. Helal malınız değil mi?

Artık yeter mi diyorsunuz? Öyle olsun. Ama bizden hatırlatması, hani sonra aklınız geride kalmasın. Son bir kez bakın; "Çantanıza sahip olduğunuz her şeyi koyduğunuza inanıyor musunuz? Bir şey unutmadınız değil mi?"

Pekala, rahat bir nefes alın. Çok yoruldunuz... Sırtınızı bu çantaya yaslayıp birazcık dinlenin. Çünkü az sonra onu taşımaya başlayacaksınız. Ve ne kadar ağırlık taşıdığınızın farkına varacaksınız. Hayatınızın ağırlığı ne kadar, göreceksiniz. Korkmayın canım, bunların hepsi size ait. Ama sorun kendinize bakalım; bu denli yük ile hangi mesafeyi kat edebileceğinizi, ne kadar ilerleyebileceğinizi, hangi hedefe varabileceğinizi sorun. Hayatınızın ağırlığını sorun. Bu ağırlığı taşıyan dizleriniz, gözleriniz, sözleriniz ve yüzlerinizin aslında sizden ne istediğini sorun. Bu yüklerden hangisini bırakırsanız sizden ayrıldığı için üzüleceğini veya arkanızdan gözyaşı dökeceğini sorun. Sorun sorun, çekinmeyin, cevap verirler... Hiçbiri mi? O halde neden taşıyorsunuz? Neden yükleneceğim diye bunca çırpınıyor, kendinize eziyet ediyorsunuz? Bizim Yunus "Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı" demiyor muydu? Peki bunca ağırlığınız var iken huzuru yakalayabileceğinize inanıyor musunuz? Bunca yük sizin belinizi bükmüyor mu sahiden? Ve asıl soru şu: Birisi size, "Çantayı boşaltın ve hepsini yakın gitsin!.." diyecek olsa itaat eder misiniz? Şeyh Galib karşınıza dikilse ve "Tedbirini terk eyle takdîr Hudâ'nındır" dese mesela!..

Eğer Galib'e itaat edip kibriti çaldıysanız, yukarıdaki soruyu size tekrar sormamız gerekiyor. Bu sefer yanılmayın, iyi düşünerek cevap verin lütfen! Soru şuydu:

"Çantanıza sahip olduğunuz her şeyi koyduğunuza inanıyor musunuz? Bir şey unutmadınız değil mi?"

Düşünün bakalım!

Yoksa unutmuş musunuz?

İnanmıyorum, "Benim için çarpan kalpleri çantama koymayı unutmuşum!" diyen şu ses size ait olamaz!..

Yazının tamamı için: İskender Pala/zaman

Share


Anne sütü… Saf, temiz, faydalı, doğal… Bebeklerin temel gıdası. Kur’ân-ı Kerîm’de bile önemine binaen âyetler gelmiş, bu kadar önemli bir gıda anne sütü. Son zamanlarda bu tertemiz anne sütünü bulandıracak faaliyetler başladı. Bazısı kasıtlı, bazısı masumane…
Gayet masumane başlatılan bir hareketle bu konuya bizim dikkatimiz çekildi. Bir hanım iyi niyetlerle ortaya çıkıp, mamanın içindeki zararlı maddelerden dolayı sütanne bulup bebeğine kendi veremediği anne sütünü bir başka anne ile yani sütanne vasıtasıyla vermeye başladı. Sonra bu durumu yaygınlaştırıp bir harekete öncülük etti. “Anne Sütü Olanlar Olmayanları Bulsunlar Hareketi” adını verdiği bu hareketle sütü olmayan anneleri sütü olan annelerle buluşturdu.
Bu bir gönüllük hareketiydi, Allah razı olsun, pek güzeldi, pek hoştu. Pek çok anne de sayesinde kendi bebeğinin yanısıra başka bebeklerin de sütannesi oldu. Süt ememeyen bebekler de süte kavuştu. Ancak, bu oluşum sakıncaları da beraberinde getirdi. Öncelikle dinî hassasiyet hususundaydı sakıncalar. Bizi de ilgilendiren yanı bu husustu.

Galiba bu hareketi başlatan hanıma da bu konuda yapılmaktaydı tenkitler. Ancak hanım, çocuklara süt veren anneyi ailenin tanıdığını söyleyerek bir bakıma temize çıkarıyordu başlattığı bu hareketini. Fakat bir havuz oluşturacağını ve bu süt havuzuyla sütü olmayan annelere süt ulaştıracağını söyleyince işin yönü de değişti. Burası Türkiye ve burada bunu suiistimal edenlerin de bulunabileceğini ve bu başlattığı hareketin sonradan başka bir mecraya kayabileceğini düşünemedi veya düşünmek istemedi.
Ya bilmeden sütkardeşler birbirleriyle evlenirlerse…
.....

Düşünsenize gelecek nesildeki bebekler farkında olmadan birbirleriyle kardeş oluverecekler! Kardeş kardeş yaşayacağız anlaşılan. Evlenmeler de kalkacak (!), ya da bilmeden sütkardeşler de birbirleriyle evlenecekler. Çünkü verilen sütler karıştığı için kimin sütü kimin belli değil. Bu durumda kim kimin sütannesi, kim kimin sütkardeşi yine belli değil… İlerde aynı anneden beslendiğinin farkında bile olmayan çocuklar, belki birbirlerini sevecek ve evlenmeye kalkacak, nesepler karışacak, nesiller bozulacak, dinin hükümleri hiçe sayılacak, toplum dejenere olacaktır.
Anne sütü bankaları varmış bizde de meğer!
Biz yalnızca iyi niyetle yola çıkan bir hanımın başlattığı bu hareketi sorgularken aslında atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş de haberimiz yok! Anne Sütü Bankaları varmış bizde de… Üstelik yakında biri daha açıldı iyi niyetlerle(!). “Anne Sütü Bankası da ne” diye düşünenlerimiz vardır muhakkak. Açıklayalım. Efendim, Anne Sütü Bankası uygulaması Finlandiya’da başlamış 1937 yılında. Bu bankalarda para yerine süt biriktirilmiş.
Annelerin sütleri özel pompalarla sağılıp bir havuzda toplanıyor ve ihtiyacı olan çocuklara içiriliyor. Yani süt bankaları bizim sütannelerimiz gibi… Ancak burada bir iki annenin değil, onlarca, yüzlerce annenin sütü birbirine karışmakta ve bebeklere bu karışım süt içirilmektedir. Bu havuzlarda biriktirilip karıştırılan süt belki modern Batılılar için bir sorun değil.. Ama bizim için yani Müslümanlar için mahzurlu…
.....

Satılık anne sütü
Yakında “Satılık anne sütü” diye reklamlar duyarsanız şaşırmayın. Çünkü birkaç yıldan beri televizyonlardaki dizilerde, özellikle bir kanalın dizilerinde sütannelik konusu işlenmekte ve para ile sütanne tutulmakta, hatta gizliden gizliye annelere gönderme yapılarak göğüslerinin bozulmaması için sütanne tutmaları mesajı verilmektedir. Yakınlarda para ile sütanne tutulması konusunda bir sektör oluşturabilir ve “evlere sütanne gönderilir” diye reklamlar ve ilanlar görebiliriz gazete ve televizyonlarda. İş bununla kalsa iyi, ya sütü bol olan annelerin sütlerini sağıp bir havuzda karıştırıp onları dondurup satışa sunarlarsa...

Bebeklerimizin en doğal gıdası olan ana sütü bulandırılmakta, kirletilmekte… Bulandırılıp kirletilen ana sütü mü, nesillerimiz mi?

Fatma Toksoy

Yazının tamamı için; www.dunyabizim.com



Share

İran filmlerinin kendine has bir dokusu, duygusu var, öylesine dingin, öylesine doğal. Baran'da işte böylesi filmlerden bir tanesi, samimi, içten ve aşkın en yaşanılası hâli... Daha fazla söz söylemek haddimi aşar, en iyisi sözü Nazan Bekiroğlu'na bırakayım;
.......
Erkek (Her sahnede/Her haliyle)

Sen geldin. Benim eziyetim dokundu sana. Ama bağışla, senin sen olduğunu bilmiyordum. Ne zaman ki öfkemin üzerine indi yağmur. O zaman duruldum.

Sen saçlarını tararsın. Ben seni, puslu aynanın içinde bir resim, ağır ağır uçuşan perdenin üzerinde bir gölge olarak fark ederim. Masal keser dört bir yan. Seni yeşiller içinde bir cennet çiçeği velvelesinde ilk kez gördüğümde, sen o musun, diye sormam bile. Bilirim ki rengini gizlesen kokunu saklayamazsın, perdeni çeksen ışığını boğamazsın. Benim gördüğüm benim rüyamda kalır. Senden şüphelenmek yerine çimento yanığı göz bebeklerimden şüphelenmeyi yeğlerim. Fark ederim aynanın sırtındaki sırrı. Eksiğim gibi durduğunu. Güvercinlerin kanat sesleri inşaat işçilerinin yanık türkülerine karışırken fıtratın dilinde işlemeye başlarım. Bir yanımdan sakinleşir ama bambaşka bir yanımdan taşarım.

Bir başka aynada tanırım kendimi. Bundan böyle hoş-halim. Latifim. Gördüm ya seni görülmek de isterim. Yağmurun rengini ateşte seçerken ne yana gitsen sana dönerim. Çıkarırım alnımdaki kara bağı. Bahtımı ekmeğine bağlarım. Anlamsız varlığım anlam bulur. Başkalaşırım. Mademki elinin dokunduğu her şey, bir bardak çay, iki parça şeker olsa bile. Harikulâde bir şey.

Çamura saplanmış kara lastik pabucun bütün masallardaki kristallerden daha varlıklıdır. Ama yokuşun dik senin, yükün ne kadar ağır. Senin taşıdığın benim belimi büküyor. Sen ezilme, bel verme diye her şeyden vazgeçebilirim. Sarı bir sayfanın resmiyeti üzerinden kazınan vesikalık bir fotoğraf gibi bir anda kimliksiz kalabilir, ismim gibi cismimden de geçebilirim.

Kadın (Sadece Bir Sahnede/Peçesini indirmesiyle)

Daha düne kadar yüzüm açıktı sana. Aramızda masumiyet ihlaline dair bir hece yoktu. Çünkü senin farkında olmadığım gibi benim farkımda olduğunun da farkında değildim. Ama şimdi bir bilmek halindeyim ki yüzüm, keskin inen bir satırın gürültüsünde, her şeyi karanlığa boğan bir perdenin düşüşü kadar ani ve kesin, senin yüzüne kapalı bundan böyle.

Çünkü beni fark ettiğin anda ve bunu benim de bildiğim anda ne senin senliğin ne de benim benliğim kalır. Geriye sadece içimizde taşıdığımız Âdem ve Havva ve aramızdaki ezel olasılığı kalır. Bu yüzden şimdi sadece yüzümü değil kalbimi de her an izleyen bir çift göze dair terbiyeyle, aramıza bir uçurum koyuyorum. Senden kaçıyor, kendimi senden gizliyorum.

Ama. Aşkın koşulanda değil kaçılanda, açılanda değil kapananda olduğunun da bilgisindeyim. Peçemi örterek açıyorum sana kapılarımı. Dahası ezeli bir bilginin ürpertisi yüzüme sinerken aramıza bir senlik ve benlik davası sokuyorum. Seni ben karşısında tanımlıyorum yani. Sana yer veriyor, baha biçiyorum. O dairede kendimi tamamlıyorum. Senden gizlenerek seni sen, beni ben yapıyorum. Böylece benim için taşıyabileceğin bütün anlamların farkında olduğumu da beyan ederek benim kadın senin erkek olduğumuzu yüzüme indirdiğim şu peçede aşikâr ediyorum. Bu halimle seni bir mümkün olarak gördüğümü itiraf ediyor, senle ben arasındaki bütün ihtimallere evet diyorum.

Nazan Bekiroğlu/zaman
Share


Medine de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Rasulullah’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetul Bakiye defnedildi. Tabii ailesi mecburen Türkiye’ye döndü. O zaman 7 yaşında olan oğlu bugün ortaokul öğrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış.

BİR SENİ GÜNEŞİM, BİR BABAMI, BİRDE TERLİKLERİMİ BIRAKMIŞTIM GELDİĞİM YERDE

Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine'de dünyaya gözlerimi açmışım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış, ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın.

Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi.

Babama sormuştum bir seferinde;
- Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da;
- Evladım Medinede iki tane güneş varda ondan, derdi.
- Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek;
- Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor. 
Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçektende ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu.

Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam 'incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyrenin kedileri' derdi, biz de inanırdık.

Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud’da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud’da senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar.

Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Tâki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün
zerrelerimizi ısıtıver.

Hani sana Medineyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver.
Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine’den ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim.

Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.
Evet demiştim ya, bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı?
Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa bana, Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et.

Tâki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun.
Terliklerimi bıraktığım o güzel mabet son durağım olsun...

Muhammed Nebi DOĞANAY
Share