"düşün, düşün ki düşün gelişsin"

Bir yudum aşkını bana çok gördün
Çöllere atıp da yüz deme bari
Vermek istemedin istemek verdin
Kendini kendinden süz deme bari

Hem her şeyde varsın hem hepsinde yok
Elestte tek oldun dünyada bir çok
Hem yay ol diyorsun hem hedef hem ok
Çıktığım yokuşa düz deme bari

Beni tat diyerek sen beni tattın
Sanki beni benim için yarattın
Vuslat bile yoktu hicrana attın
Bensiz ol benimle gez deme bari

Tövbeye muhtaçken tövbemin ahı
Sensiz işlemedim hiç bir günahı
Madem ki sağımdan çektin eyvahı
Solumda durana yaz deme bari

Güya her perdeden öte yerdesin
Ya perde yok ya sen sana perdesin
Tamam sustum sormuyorum nerdesin
Taktığın perdeye göz deme bari

Nice dilberleri peşine takıp
Kimin yolda kimin çölde bırakıp
Hadi gel der gibi uzaktan bakıp
Attığın kazığa naz deme bari
 
Serdar Tuncer
Share
Aşk bir masaldır artık. Eskilerin canıyla beslediği aşk, kitap sayfası; eskilerin kanıyla beslediği aşk, mürekkep damlası olup raflara kaldırılmıştır. Gökten üç elma yerine üç harf düşer;
AŞK
Ve aşk… Çürüyen elmalardan da öte ayaklar altına, kurtlar sofrasına ve et pazarına düşer. Aşk, günübirlik sevdâların kana bulanmış ellerinden, leke bulaşmış dillerinden bunalır da Yûsuf gibi kuyulara, zindanlara düşer.

Masal bitmiştir artık…
Şimdi… Sorarım sana ey modern çağın akıllı âşığı! Cep telefonlarında, sanal ortamlarda, eğlence mekânlarında ayağa düşen aşkın ellerinden tutup pervâne misali bedenini bir alevde unutup ve bülbül gibi gözlerini bir gülde uyutup kendini sevgide, kendini sevgilide kaybettiğin oldu mu? Yoksa “çıkma” adı altında devşirdiğin sahte çiçekler bâkîydi de gerçek aşkın soldu mu?

Masal bitmiştir artık…
Şimdi… Cevabın sende kalsın modern çağın mantıklı âşığı... Umudumu olsun bana bırak. Cismanî, bedenî, dünyevî arzuların zehirli ipleriyle boğulan gönül; hayâli, rûhanî, uhrevî bir nefesle dirilir bir gün... İnsanlar aşk diye andıklarının, gerçek aşk sandıklarının aslını anlar bir gün... Ve açılır gerçek aşk sandıklarının tozlu kapağı… Kırılır kilit, bozulur mühür… İnsanların sahte riyasından sıyrılıp aşkın o saf rüyasına vâkıf olur gönül… Aşk, iki günlük duyguların iki yüzlü hâlinden ve menfaatle beslenen sevgilerin ahvâlinden ayrılır. Maskeler düşer bir bir… Perde iner ve oyun biter.

Masal bitmiştir artık…
Ve ben… Mutlu sonları umarken, gerçek aşkı ararken, “çıkan” insanlar arasında kaldım bir başıma… Çığ gibi bir çağ kaldı kanlı avuçlarımda. Sözüm, zirveden eteğe düşen ve düştükçe büyüyen bir aşk zihniyetinin tam altında. Karlar altında…
Heyhat! Eski dünyamızın eski aşklarına limanda kalmış yolcu gibi bakıyorum.
Ah hayat!
Daha onu görmeden sevgilinin zülfüne berdâr olan, sevgilinin Elif boyundan sonra iki büklüm Dal gibi kalan, onun peykânını en kutlu hediye gibi gönlünde saklayan divânelerin, virânelerin, biçârelerin hâlini bu dünyanın âşıklarında bulamadığım için olsa gerek…

Bir gözyaşı damlasıyla kendimden akıyorum. Yakıyorum yalan sevdâ masallarını.
Ve bir Dîvân sayfasında hapsedip gülümü, bülbül gibi şakıyorum. Üstadın kelâmıyla vesselâm:
Aşk imiş her ne var âlemde…

Senem Gezeroğlu
Share

Yaşamaya zaman ayırın,
Zira zaman bunun için yaratılmıştır.
Çalışmaya zaman ayırın,
Başarının bedeli budur.
Düşünmeye zaman ayrın,
Güçlü olmanın kaynağı budur.
Çevrenize nazik davranmaya zaman ayırın,
Mutluluğa giden yol budur.
Etrafınıza bakmaya zaman ayırın,
Günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır.
Gülmeye zaman ayırın,
Ruhunuzun müziği budur.
Çocuklarınızla oynamaya zaman ayırın,
Zevklerin en büyüğüdür.
Terbiyeli olmaya zaman ayırın,
İnsan olabilmenin sembolü budur.

Goethe
Share

Dışardan bakınca her şey çok daha güzel, içeriye girmek istemiyorum...
-Rukal-
Share

A.Geylanî Hazretlerinin üzerine hiç sinek konmazmış. Onun bu haline vakıf olanlardan biri;
- Üzerinize sinek konduğunu hiç görmüyoruz? Sebebi nedir? diye sormuş.
Geylânî Hazretleri ise şu cevabı vermiş;
-Niçin konsun ki? Üzerimde ne dünyanın pekmezi var, ne de ahiretin balı...
Share

İstiğrak sığınağı, huzurlu bir âlemdir; ah girebilsem
Cevelân eden şu yüreğimi sayfalara dökebilsem
Her beyaz katrem hun, her günüm bir semm
Yemyeşil yapraktım, sarardım, karardım, toprağa düştüm

Zaman sevgiye kurak, ben dostluğa teşneyim
Bu ne buhran, ne kasvet; garip bir ateşteyim
Gözlerim umuda çıplak, amansız bir ye’steyim
Umuda yakındım, kavruldum, savruldum, uzağa düştüm.

Kadim Dolunay
Share

gulaycebilgidunyam adlı bloğun evsahipliğini yaptığı "İslamın Işığında" isimli etkinliğin bu ayki konusu; Muharrem Ayının Faziletleri. Ve bu etkinliğe beni de davet eden sevgili gelibolu17' ye teşekkür ederim.

"Bism-i Şah, Allah Allah!..Salavatullah ya Hüseyn... Selamullah ya Hüseyn... Şehidullah ya Hüseyn... Cennetullah ya Hüseyn.... Erenler himmetine, er Hak Muhammed Ali'nin aşkına... İmam Hüseyn Efendimiz'in savm-ı atşanına (susuzluk orucuna) ve Kerbela'da şehid olanların ervah-ı tayyibelerine ve niyet-i matem Hz. Fatıma Zehra'nın şefaatine..."

Aşure ayındayız. Adem'in tevbesinin kabulünü, Tufan'ın son bulup Nuh Nebi'nin gemisinin karaya çıkışını, Musa'nın Firavun zulmünden ve İbrahim'in Nemrut ateşinden kurtuluşunu, Süleyman'ın tevbesi ve Eyyüb'ün şifa buluşunu harmanlayan günde... Ne ki bunca sevince karşılık ciğer yakan bir gün de... Bayramdan ziyade matem gününde... Süslenmeyi, gülmeyi, sevinmeyi bertaraf edip oruç tuttuğumuz günlerde... Ve içine on hububat katarak pişirdiğimiz aşure ile orucumuzu açtığımız onuncu günde...

Aşure deyince akla Kerbela gelir, susuzluk gelir. Altı aylık bebek dahil 73 canın, gürül gürül akmakta olan Fırat'a baka baka meleyen kuzular misali susuz bırakılması gelir. Zulüm ve acımasızlık gelir, ondört asırdır onların haline ağlamak ve yas tutmak gelir.

Ehl-i Beyt'ten beşinci, Oniki İmam'dan üçüncü ve iki kutlu güzelden biriydi o. Sadefinde bir inci, kozasında bir kelebekti. Efendiler Efendisi'nin dizinde büyüttüğü, üstüne titrediği "dünyada benim güzel kokulu fesleğenlerimdir" dediği iki ciğerparesinin küçüğü idi. Çocuklukları Hz. Peygamber'e neşe ve sevinç kaynağı olmuştu.

"Kenzü'l-Garaib" adlı kitapta yazar ki ashaptan biri, avda bir ceylan yavrusu yakalamış Hz. Peygamber'e hediye etmişti. O da ahuyu Hasan'a verdi. Hüseyin bunu duyunca çocukluk heyecanıyla, "Dedeciğim! Bana da bir ahu ver!" diye ağlamaya başladı. Hz. Peygamber ne cevap vereceğini düşünürken çölden bir ceylanın, yavrusunu önüne katmış hızla gelmekte olduğunu gördü. Huzura varınca da ceylan dile gelmişti: "- Ya Rasulallah!. Allah bana kereminden iki yavru bağışladı. Lakin birisini avcı yakaladı ve benden ayırdı. Ciğerimin yangınıyla elimde kalanı emzirirken kulağıma bir ses erişti ki; 'A ceylan, diyordu, üzülme ki bir yavrun Hasan'a hediye edildi, diğerini de sen Hüseyin'e ver ki gönlündeki kederin tamamen silinsin!' İşte yavrum ya Rasulallah, bununla Hüseyin'i sevindir ki ben de sevineyim!"

"Mesâhibü'l-Kulûb" adlı kitap da der ki; Hz. Hüseyin, Kerbela sahrasında susuzluğunu gidermek için yarım bir elmayı ısırırdı. O elma, bir nar ve bir ayva ile birlikte Cebrail tarafından getirilip Kâinatın Efendisi Muhammed Mustafa'ya sunulmuş, o da Hüseyin ile Hasan'a "- "Yavrularım, bu meyveleri anne ve babanıza götürün ve birlikte yiyin. Fakat her birerinden birer parça ayırın!" buyurmuştu. Onlar denileni yaptılar ve birazını yedikçe meyveler hiç eksilmedi. Ta ki Fatıma dünyadan göçtü, nar kayboldu. Hz. Ali'nin vefatında ise ayva kayboldu. Hasan'dan sonra da elma Hüseyin'de kalmıştı. Şehid edildiği gün o da kayboldu. Bugün Hz. Hüseyin'in mezarını ziyaret edenlerin oradan bir elma kokusu duymaları bundanmış.

Yıllar çabuk aktı. Çocuklar büyüdü. İslamiyet bir devlete döndü, dünya medeniyetle tanıştı. Ne ki yıllar gerçekten çabuk akıyordu, halifeler ardı ardına göçtüler. Muaviye ile Hüseyin arasında hilafet bir dünyevi meseleye döndü. Sonunda Hüseyin, Kerbela'nın kızgın kumlarına belenerek yanında bulunan kadın ihtiyar, çocuk bebek herkesle birlikte acımasızca şehit edildi. Orada bir trajedi yaşandı, Ehl-i Beyt'e kast edildi. Oklar uçuştu, hançerler fırlatıldı, kılıçlar sallandı ve yürekler yakan, tahammülleri aşan bir acı yaşandı. Sanki sonsuz bir tufan içinde son hayat gemisi paramparça ediliyordu. Güneş o gün utancından kıpkırmızı kesildi, susuzluğa yandı ha yandı. Masumların bedenleri bir bir yıkıldı yere ve en son Hz. Hüseyin kaldı. Yetmiş iki yerinden yaralanmış, nihayet müminlere yetmiş üçüncü gönül yarası olarak can vermişti. Cebrail, dedesine haberi "Hüseyin, Kerbela sahrasında atından düşürüldü!" diye anlattı.

Kerbela'da şehit olanlar gerçekten şehit oldular, şahit oldular. Onlar o gün Kerbela'da, hakikat adına, hak adına, mevki ve makama dair esirlik bağlarını kopardılar, dünya ve masivaya ait zincirlerini kırdılar. Seher-i hilafete uyanmak yerine tam da bu günlere mümasil şeb-i arusa girdiler.

İmdi ey kardeşler, bizim, onlara kuru göz yaşı akıtmaktansa yiğitliklerine gıpta ederek kendimize çeki düzen vermemiz; susuzluklarına yanmak yerine devlet sarayına uçup gittiklerini düşünüp ibret almamız da gerekmez mi? Onların şu anda Sultanlar Sultanı'nın huzurunda, saraylar sarayında güzelliklerden güzellikler içinde olduklarından şüphemiz mi var yoksa!?

Ve ey kardeşler! Gelin bu gün Hüseyin'e yas tutalım. İlla ki gelin kendimize de yas tutalım. Gaflet uykusundan açalım gözlerimizi ve akıtacak damlalarımız varsa, kendi halimize ağlayalım. Viraneye çevirdiğimiz gönlümüze, harap ettiğimiz gönüllere, duruluğunu bulandırdığımız sulara, güzelliğini bozduğumuz tabiatlara, masumiyetinden çıkardığımız ruhlara, yaktığımız canlara, zindana çevirdiğimiz dünyaya, bozduğumuz barışa ağlayalım!.. Sünni'den ve Alevi'den, kim bu gün kendine eziyet etmek, elbise yırtmak istiyorsa artık nefsine eziyet etsin, kendi nefis elbisesini yırtsın!.. Sekâhum ya Hüseyn!..
*
737 yıl evvel vuslata yürüyen Mevlânâ'dan:
"Aziz dost!.. Kulak tut sözüme! Dinle beni.. aklın tutsağıdır duygu, akıl da ruhun...
Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı... Maddî düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp...
Eğer bir yana itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru...
Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer... Eğer hayvanî arzular baskın olursa tende... Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya...
Aklı hakim ve duyguları mahkum olan kişidir uyanık iken de rüya gören ve kendisine göklerin kapıları açılan... (Mesnevi III, b.1824 -1829)"

İskender Pala/zaman gazetesi
Share