"düşün, düşün ki düşün gelişsin"
Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür an kadar yakın, bir asır kadar uzak olması.
Ve bilir misin? Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması...
"ben" deyip susması, "sen" deyip ağlamaklı kalması...

Nazım Hikmet Ran
Share
Yavuz Sultan Selim'in türbesi Fatih'teki Yavuz Sultan Selim Camimin avlusundadır. Burada, II. Abdülhamid zamanında yaşayan bir türbedarı vardır. Bu türbedar fakir bir insandır, hanımı hamiledir. Bu hamile hanım bir sabah der ki: "Efendi, yine türbeye gidiyorsun. Canım kiraz istiyor. Akşam gelirken bir kilo kiraz âl da gel."

Hamile hanımların bir şeyi canı çekti mi, onun alınması icap eder. Türbedar, "Tamam" der, türbeye gider, akşama kadar hizmetini görür. Fakat akşam eve gelirken kiraz falan alamaz. Kirazın okkası pahalıdır, satın alacak para yoktur. Akşam eve gelir, kapıyı açar açmaz hanım, "Hani kiraz, almadın mı?" diye sorar.
Boynunu büker, "Hanım, bugün işim çoktu, ayrılıp da çarşıya inemedim, yarın Allah nasip ederse alırım" der ve hanımı yarına atar. Yarın yine türbeye gelir, akşama kadar düşünür. "Bu akşam yine hanıma söz verdim, ben ne yapacağım?" der.

O gün ikindi üzeri kendi kendine düşünürken elindeki süpürgenin sapım Sultanın sandukasına vurur. Der ki: "Ey koca sultan, bunca senedir hizmet ediyorum sana, hiçbir himmetini görmedim. Hanım hamile. Bir okka kirazı dahi alamıyorum. Ne olur, himmet etsen de şu fakirlikten kurtulsam."

Bu sözü sitem içerisinde söyler ve eve gider. Gider de, "Söyleyenden ziyade, dinleyen arif olmak gerek" diyoruz ya, söyleyen türbedar, dinleyen de Yavuz Sultan Selim. Burada dinleyen herhalde söyleyenden ariftir. Bakalım, sonuç nasıl tecelli edecek?
Akşam hanım yine, "Hani kiraz?" deyince, boynunu büker, "Hanım, yarın mutlaka alacağım" der.
Üçüncü gün tekrar gelir, türbeyi açar, temizler, melul mahzun beklerken birden türbenin kapısında Padişahın faytonu görülür. İçerisinden bir emir subayı iner, koşa koşa gelir. "Efendi, türbedar sen misin?" der.
"Evet, benim" der.
"Çabuk, Sultan seni istiyor, giyin gideceğiz"
Adam şaşırır. Abdülhamid'in bir türbedarı çağırması, herhalde bir kusur sebebiyledir. Eli ayağı titrer, "Efendim, benim kusurum yok, bir yanlışlık olmasın, belki başkasını çağırıyordur" derken, "Türbedar sen değil misin?" diye emir subayı tekrar eder. "Benim" deyince de, "O halde buyur. Sultan seni çağırır, çabuk" der.
Eli ayağı dolaşarak Padişahın faytonuna atlar ve saraya getirilir. Sultan Abdülhamid'in huzuruna çıkarırlar.
Abdülhamid, "Türbedar sen misin?" diye sorar.
"Evet, efendim, bendenizim" der.
"Söyle bakayım, dedem Yavuz'un türbesinde dün neler oldu?"
Şaşırır, "Birşey olmadı efendim."
Türbedar Efendi, sana söylerim, dedemin türbesinde ne oldu, çabuk söyle!"
Titremeye başlar ve olayı hatırlar. Der ki: "Sultanım, hanım hamile, iki gündür kiraz istiyor, alamadım. En sonunda dün de elimdeki süpürgenin sapıyla Sultanımızın sandukasına vurdum ve onun himmetini istedim."

Abdülhamid, "Anladım" der ve hemen çıkarır bir kese altın atar önüne. "Bir daha böyle birşey olursa, Cennetmekan dedemi rahatsız etme. Sen dün orada dedemin sandukasına vurmuşsun, o da bu gece sabaha kadar benim başıma vurdu, beni uyutmadı. 'Niçin benim türbedarımla meşgul olmazsın?' diye beni azarladı. Bir daha bir sıkıntın olursa dedemi rahatsız etme, doğru bana gel" der.
Bir kese altını aldıktan sonra türbedar geri dönerken, Padişah emir subayına emreder: "Bundan sonra Yavuz Sultan Selim dedemin türbedarlarının maaşı iki misli arttırılacaktır." Ve böylece türbedar hem bir kese altın alır, hem de maaşı iki misline çıkarır.
Share
Vâ'izâ nâr azâbıyla beni korkutma
Şol cehennem dediğin âteş-i hicrân değil a.....

Necâtî Bey...
Share
Ahir zamanda insanın alın yazısı okunaklı olmuyor, insan olmak dokunaklı oluyor hepsi bu.

Mehmet Efe
Share
.........
hey! yüreğime saplanan hırçın yabancı, içime yıldırım gibi düşen siyah saçlı sanrı
içinden kaç yılkı geçti üşüdüğümüz ve unuttuğumuz sevdaların
seni ne zaman düşünsem karnımın ortasında yanardağ,
sevmesem çeker miydim bunca acıyı, sabır kangren oldu
yoksulum, yorgunum, ufkum sonsuza açık, çığlıklarla geçti üstümden karanlıklar
yıllar ve yıldızlarla tükendim, damarlarımda kan yerine karıncalar
üşüyen ağaç bedenim, çürüyen tomruk sızısı
dudağında ürkek bir öpücük gibi duran bendeyim
içimdeki kırmızı imgeyi nereye koysam utanır
gözyaşlarım yağmur kokusudur topraklarında kararıyor son ışıklar,
son bekleyiş, son sesleniş, son tükeniş
bu şiire artık ne eylül girebilir ne haziran
günleri öyle dövdük ki aşk olsun, acımadan
eylül mora döndü haziran ebruli
.........

Adnan Acar
Share
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerede?

İsmet Özel

vakt-i cumanız mübarek ola...
Share
Başkalarıyla arandaki mesafeyi boşver de bak bakalım;
kendinle arandaki mesafe nicedir?

Dücane Cündioğlu
Share