"düşün, düşün ki düşün gelişsin"
Hem-demim sâyem durur akşam olıcak âh ile
Okumazsam mum ile ol dahi gelmez yanıma
-Zâtî-
Share

Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun.
“Yoruldum” deme sakın.
Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.
Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.
Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.
Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel elleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…”

diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.
Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu:

“Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”
Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.
Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed’e dönmüş bölgelerine.
Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır.

Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.
Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir.

Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak.
Hatırla ki yürek nükleer güç merkezidir.
Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.
Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur.

Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.
“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…
Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.
O, aşk suretinde görünen tutkudur.

Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.
Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?
Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar. Özgür kılan aşka muhabbet denir.
Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.
Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir.

Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.
Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü,

kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz.
Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri…
Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının.
Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma.

Acıyı unutma, sancıyı unutma.
Melekleri, Sakarya’yı, Nil’i, Tuna’yı, Fırat’ı, Dicle’yi unutma.
İstanbul’un, Kahire’nin, Bağdat’ın, Şam’ın, Mekke’nin çocukları olduğunu unutma.

Senin kara, sarı, beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma.
Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın:
“Elde var aşk”
Mustafa İslamoğlu
Share

Yavuz Bülent Bakiler, KKTC sorununun zirvede olduğu 60’ların sonu,
70’lerin başlarında, büyük bir coşku içinde,
KKTC’de ki kardeşlerimize bir şiir yazar.
Şiir, her dizede, kafiyeyi sağlayan “daş” sesleri ile bitmektedir.
Gönüldaş, karındaş, ülküdaş, arkadaş, yoldaş, sırdaş vs.
Yavuz Bülent Bakiler, şiirini, merhum Osman Yüksel Serdengeçti’ye okutur önce.
Merhum şöyle bir inceler şiiri ve Yavuz Bülent Bakiler’e tebessüm ederek:
-Çok güzel, çok beğendim ama şiirde o kadar çok “daş” var ki,
bu “daş”ları Akdeniz’e döksek, Kıbrıs’a kadar yürürüz..
Share
Ayıtdı ol perî birgün düşüme girüben bir şeb;
Sevincimden nice yıllar geçibdür görmedim uyku!
-Zâtî-
Share
19.yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'un bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu. Hunt'un "Evrenin Işığı" adını verdiği bu tabloda gece elinde fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı. Adam tek eliyle bir kapıya vuruyor ve içerden sanki bir yanıt bekliyormuşcasına duruyordu.

Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunnt'a döndü:
-"Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım" dedi.
"Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz da."
Hunt gülümsedi.
-"Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki" dedi ve tablosunun anlamını açıkladı.
"Bu kapı insan kalbini simgeliyor. Ancak içerden açılabildiği için dışardan kol olması gerekmiyor."
"O kapı size içerden açılmazsa giremezsiniz."
Share

Sevgili İnsanlık,
Senin gerçek halini en son, Sevgili’yle (sav) beraber kol kola görmüşler.

Merhamet, şefkat, hoşgörü ve sevgi de yanınızdaymış.
Zaman zaman bir görünüp bir kaybolsan da o gün bu gündür hiç kimse görmemiş gerçek halini.Bir yerlerde saklanıyorsun, bunu biliyoruz.
Koluna girecek dost yürekler arıyorsun belli ki ortaya çıkmak için.
Belli ki bir hayli dargınsın bize.
Sevgili İnsanlık,
Biliyoruz ki şu yaşlı yeryüzü, senin en berrak hâlini Sevgili’nin (sav) ışığıyla gördü.Daha önceleri de görülmüştün, Yusuf (as), Musa (as), İsa (as) ve birçok sevgi dostlarıyla.Ama hiç bu kadar güzel tecelli etmemiştin dünyamızda.Hep böyle defalarca saklanmışken, defalarca belirmiştin yeryüzünde.En son saklandığında yeryüzünde bir mağarada, Sevgili’yle (sav) inmiştin dağın zirvesinden insanların arasına.İnsanlar sana muhtaçtı çünkü, insanlar sana en fazla muhtaçtı.

Ve O Sevgili’yle (sav) beraber,
milyonlarca parçaya bölünerek yerleşmiştin yüreklere.
Sevgili İnsanlık,
Biz biliyoruz ki şimdi, sen Sevgili’den (sav) önce diri diri toprağa gömülen körpe kız çocuklarının feryatlarıyla terk etmiştin insanları ve de şehirleri.

Sırtında kırbaçlar şaklayan çaresiz kölelerin iniltileriyle terk etmiştin.
Alkol kokan, hoyrat şehvet hırıltılarına kulak tıkayarak terk etmiştin.
Zalimin gürleyişleri, mazlumun inleyişleriyle terk etmiştin bizi.
Ve daha önceleri sevgili insanlık,
Yusuf’la (as) beraber kuyuya atılmış, Eyyüb’la (as) mağaraya sürülmüş, Yunus’la (as) balıklara yem edilmiştin.Ve her gidişinden sonra; gözyaşlarıyla döndün insanların arasına, bir Sevgilinin (sav) kolunda.
Sevgili İnsanlık,
İnsanlar zaten seni, Sevgili’nin (sav) gözyaşlarında gördüler önce.

Ve biz gözyaşlarıyla beslendiğini, gözyaşlarıyla büyüdüğünü biliyoruz yüreklerde.
Ve biz; bir tarafının, bir gözü yaşlıyla sürgünde olduğunu da biliyoruz, şimdilerde.
Sevgili İnsanlık,
Şimdilerde sana o kadar muhtacız ki… Hangi mağaranın içinde, hangi kuyunun dibinde, hangi denizin ortasındadır diğer yarın, bilemiyoruz?Hani çocukluğumuzda; elma dersek çıkar, armut dersek çıkmazdın orta yere.
Sevgili insanlık,
Bir çocuk masumiyetiyle çağırıyoruz şimdi seni. “Elma” diyoruz, çık artık!
Sevgili insanlık,
Akıllar senden uzaklaşmakta senin yokluğunda.

Sen biliyorsun ki; sevgi, merhamet, şefkat ve gözyaşının eşlik etmediği bir akıl, et yığınından başka bir şey değildir.Şimdi, et yığınlarının inşa ettiği çelik paletler arasında ezilmektedir merhamet.
Ve merhametin öldüğü bu dünya, kanlı bir dünya oldu.
Ve gözyaşlarından mahrum bu dünya, kurak bir çöle döndü.
Sevgili insanlık,
Gözyaşları sendedir bunu biliyoruz artık. “Elma” diyoruz, ne olur ortaya çık!
Sevgili İnsanlık,
Sen gittin; cimrilik, cehalet, kabalık, budalalık,

enâniyet, nefsâniyet, şehvâniyet boy verdi gönül vadilerinde.
Ayrık otları gibi sardılar ruhları.
Ve sevgi, bir kuş gibi uçup gitti beden kafeslerinden.
Sen gittin; dertsizler dertlileri, zenginler fakirleri, sahipliler sahipsizleri unuttu.
Sen gittin; benlikler nefislere kaptırıldı ve ruhların içi boşaldı.
Sevgili İnsanlık,
Bizler de sensizlikten düşen payımızı aldık. “Elma” diyoruz, ne olursun çık artık!
Sevgili İnsanlık,
Belki bir yetim yürekte büzülüp kaldın,

belki başı okşanası masum bir çocuğun yüreğinde.
Belki sürgün yemiş gönüllerin içine akıttığı gözyaşlarında saklısın,
belki bir kutlunun hüzünlü yüreğinde.
Yine insanların yüreğindesin, biliyoruz.
Ve seni, kavminin Yunus’u (as) araması gibi arıyoruz.
Sevgili insanlık,
Bir çocuk masumiyetiyle bir kez daha “elma” diyoruz. Ne olur, dön artık!
Arifhan Akpınar
Share
Hâb ü rahattan seninçün ayrılık bir şey değil
Ah ancak olmasa senden şu mahrumiyetim.

-Nigâr hanım-
Share